28 Aralık 2013 Cumartesi

17 ARALIK OPERASYONU

17 Aralık 2013. İnsanlar sabah televizyonu ya haber haber sitelerini açtığında büyük bir şokla karşılaştı. Şok haber, Flaş haber, Sondakika... Haberlerin içeriği ülke gündemine bomba gibi düştü. İçişleri Bakanının oğlu, Çevre ve Şehircilik Bakanının oğlu, Ekonomi Bakanının oğlu, Ali Ağaoğlu, rıza Zerrab (Ebru Gündeş’in kocası), Halkbankası Genel Müdürü gözaltına alındı. Sebebi ise ihaleye fesat karıştırmak, yolsuzluk yapmak, rüşvet almak, rüşvette aracılık etmek. Türkiye çalkalanmaya başladı. Kimseden çıt çıkmıyordu. Gazeteciler emniyet, savcılık, bakanlıkların önünde adeta kamp kurdu.

Öğlene doğru ajanslara biraz daha haber düşmeye başlamıştı. Operasyonun perdesi aralandıkça süprizler ortaya çıkmaya devam ediyordu. Operasyonu yöneten savcının halkın bir zamanlar yakından tanıdığı Zekeriya Öz olduğu görülecekti. İktidardan hala bir açıklama gelmemişti. Sanıklar sağlık kontrolüne giderken görüntülenmeye çalışılıyordu. Sabah saatlerinde gözaltına alınan ünlü sanıkların Bayrampaşa Eğitim ve Araştırma Hastanesine götürüldüğü ünsüz sanıkların ise Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesine götürüldüğü  anlaşıldı. Akşam saatlerinde ise Barış Güler, Reza Zarrab gibi ünlü isimlerin görüntüleri basına yansıdı. Telefon tapeleri, deliller basına yansımaya başlamıştı. Halkbankası Genel Müdürü’nün evinde ayakkabı kutuları içinde saklanmış 4.5 milyon dolar çıkmıştı. Reza Zarrab’ın şöförünün AB Bakanı Egemen Bağış’a verdiği rüşvet, Bakanların çocuklarına verdiği rüşvet,  tapelerle, görüntülerle desteklenmeye başlamıştı.
18-19 Aralık tarihi Türkiye’de yaşanmayan tüm skandallar yaşanmaya başlamıştı. Operasyonu yapan savcılar ve polisler açığa operasyondan alınmaya başladı.  Ve hükümetten beklenen ilk açıklama geldi. Komplo. Yapılan rüşve ve yolsuzluk operasyonunu iktidar ve çevresi yalanlamaya, Fetullah Gülen cemaatinin kendilerine karşı düzenledikleri bir kumpas olduğunu dile getirmeye başlamıştı. 21 Aralık 2013 tarihinde aralarında İçişleri Bakanı Muammer Gülen ve Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın oğluları, Halk Bankası Genel Müdürü ve Reza Zarrab’ında bulunduğu 24 kişi tutuklanarak cezaevine gönderildi.
Herkes iktidarın ne yapacağını merakla bekliyordu. Acaba bakanlar istifa edecekmiydi? İktidarın ve Akp’nin rüşvet ve yolsuzluk iddialarına vereceği cevabı tüm kamuoyu bekliyordu. İktidar komplo iddialarını güçlendirecek iddialar ortaya atmaya başladı. Halk Bankasının güçlenmesinden rahatsız olan dış mihraklar, Halk Bankasının ve Türkiye’nin büyümesini istemeyen dış odaklar, Amerikan Büyükelçisi gibi bir çok tezi öne sürdü iktidar. Amerika Büyükelçisi Ricciardone’yi ülkesine dönemesini istediği Başbakan ve ekibi Amerika’dan sert bir uyarı aldı. Rüşvet operasyonu sonrası Türkiye’de Amerikan Büyükelçisi Frank Ricciardone’yi hedef alan suçlamaların ardından, ABD Dışişleri Bakanlığı yazılı bir açıklama yaptı. Sözcü Jen Psaki’nin imzasıyla yayınlanan bildiride “Türk medyasının bazı unsurları tarafından büyükelçimize, yönelik devam eden temelsiz saldırıları son derece rahatsız edici buluyoruz” denildi ve bu konudaki kaygıların Türk yetkililere de iletildiği açıklandı. Bu açıklamadan sonra hiçbir  iktidar mensubu Ricciardone’yi suçlayıcı açıklama yapmadı, yapamadı.
Ve beklenen oldu. Adı rüşvet ve yolsuzluk operasyonuyla anılan üç bakan istifa etti. İçişleri Bakanı Güler ve Ekonomi Bakanı Çağlayan’ın istifa metinleri hemen hemen aynıydı. Yanlızca Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar “Yaptığım çoğu işi Başbakan’ın onayıyla yaptım. Eğer ben istifa etmeye zorlanıyorsam Başbakan’da istifa etmeli” diyerek iktidarın kucağına bombayı bırakmıştı. 
İktidar kendisini adalete teslim edip, kendisinin haklı olduğunu savunacağına, yangından mal kaçırır gibi dosyaya bakan polisleri, savcıları görevden almakla meşguldü. Adete soruşturmanın üstü örtülmekteydi. Kamuoyu olanları büyük bir şaşkınlıkla izliyordu. İlk savcı emniyet mensuplarının yerleri değişmeye başlamıştı. Bu değişiklikler İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın’a kadar gelmişti. İstanbul’dan sonra Ankara, Kocaeli, Bursa, Antalya gibi neredeyse 81 ilde  polislerin yerleri değiştirilmekteydi. Ardından dosyaya bakan savcılar yavaş yavaş dosyadan alınmaya başlamış yerine iktidara yakın isimler atanmaya başlanmıştı.  İstanbul emniyetinden bir darbe de gazetecilere geldi. Artık EMNİYET BİNASINA GAZETECİ GİRMESİ YASAKLANDI.
Fetullah Gülen ile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan arasında söz duellosu iyice artmaya başladı Hoca Pensilvanyadan hem Türkçe hem Arapça çok ağır beddua ile Erdoğan’a gönderme yaptı. Bu bedduaların ardından cemaate ve hükümete yakın gazeteciler ve din adamları devreye girdi. Kimi islamda beddua olmaz ayıptır diyordu kimisi beddua değil mübahale diyordu. Artık saflar belirlenmeye başlıyordu.
Halk şaşkın şaşkın olayları izlemeye devam ediyor, adeta filler tepişiyor olan çimenlere oluyordu.  Hukuk hallaç pamuğu gibi bir kenara atıldı. İktidar, kendi hukukunu uygulamak, kendini bu işten sıyırmak için adeta kanun üstüne kanun yapıyordu. Nedeni bir süre sonra anlaşıldı. Başbakan erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın da içinde olduğu bir kısım şüpheli daha gözaltına alınmak istendiği anlaşıldı. Ancak Cumhuriyet Tarihinde olmayan oldu. Savcı operasyon yapacak polis ve jandarma bulunamadı. Herkes hırsıza kaç savcıya dur diyordu. Savcı millete sığındı. “Soruşturmam engelleniyor” dedi. Ertesi gün savcıya da görevden aldılar. On gündür suskun olan HSYK bir bildiri yayınladı. “Savcılara yapılanlar anayasaya aykırıdır” diye sitemde bulundu. Ardından karşı açıklama başbakandan geldi. “ Hesabını sorarız” diye açık açık HSYK’yı tehtit etti.
Skandal başladığından beri yandaş gazeteciler  hırsızlığı rüşveti konuşmaz olmuş, olayı Cemaat-Erdoğan kavgasına döndürmek için çabalıyordu.
Yaşanan tüm skandallardan sonra sormak istiyorum,
Eğer rüşvet, hırsızlık gibi suçlamalar yalansa neden adalete müdahale ettiniz?
Ergenekon soruşturması sırasında Ergenekon sanıklarını savunanlara darbeciliğimi savunuyorsun diyenler bugün neden hırsızı mı savunuyorsun demiyor?
Amerikan Büyükelçisine neden hala ülkene git demiyorsunuz?
Bizim tek düşmanımız İsrail ise neden aranız çok iyi? Yoksa bu halka Siyonizm düşmanlığı daha mı çok inandırıcı geliyor?


2 Eylül 2013 Pazartesi

BU SOFRADA AÇLAR KONUŞULDU

Ailesiyle birlikte Şeker Kanyonuna giden Ahmet Davutoğlu sabah ailesiyle birlikte Yeşil Vadi Restaurant'ta kahvaltı yaptı. Davutoğlu'nun masasında görünen 90 çeşit kahvaltılık bulunuyor. Buraya kadar her şey normal. Asıl anormal olan, bu kahvaltıdan üç-beş saat sonra İl Başkanları Toplantısında konuşan Davutoğlu, muhalefeti Somali'deki açları düşünmemekle suçladı ve kendilerinin açları, yoksulları, düşkünleri düşündüğünü belirtip, eskiden beri bu düşüncelerini kendilerine ilke edindiklerini açıkladı.

Akp'nin bütün bakanları, vekilleri ve hatta Başbakan, Davutoğlu'nun bu tutumunu her zaman sergiliyorlar. Yıllar önce CHP iktidardayken idam edilen Seyid Rıza'ya ağlarken, daha düne kadar Kürtlere uyguladıkları tutum ve davranışları kimse unutmadı. Konuyu çok fazla dağıtmayalım. Ahmet Davutoğlu'nun bu kahvaltısı üzerinden gidelim. Çok fazla söylenecek bir şey yok ama '' GÖZÜNÜZ DOYSUN '' O masaya oturmaya hiç mi utanmadın. Sen normal zengin bir işadamı olsan, böyle bir görgüsüzlük yapsan, tamam! Derler sonradan görmüş ne yapsın. Sen ki bu milletin verdiği vergilerle geçinen, bu milletin parasıyla o kahvaltıyı yapan adamsın. Hiç mi utanmadın o sofraya otururken? Utanmadığın belli. Aklına bile gelmedi. Aklına gelse fotoğraf çektirmezdin. Ama yazık. Böyle bir kahvaltı yapan adam, akşamı nasıl ağzına Somali'yi, Afrika'yı, Mısır'ı alır. Nasıl onlardan bahseder. Samimiyetsizliğin bu kadarına da pes.










28 Ağustos 2013 Çarşamba


ZATEN HEP ÇOCUKLAR ÖLÜR


Bugün ajanslara bir haber düştü. Çin'de altı yaşında bir çocuk gözleri oyularak yerinden çıkartılmış, korneaları çalınmış. Ardından bir haber daha. Çanakkale'de öğretmen bir baba, cinnet geçirip  dört yaşındaki kızının ve yedi yaşındaki oğlunun başını taşla ezerek öldürmüş. Ardından bir haber daha. Faili meçhul bir anne ve baba bir günlük bebeklerini seccadeye sarıp parka bırakmışlar. Bunlar Dünya'da yaşanadursun, Suriye, Irak, Rojava gibi ülke ve şehirlerde savaş belki bugün kaç çocuğu öldürdü. Çok değil daha bir kaç gün önce Suriye'de kimin yaptığı belli olmayan kimyasal saldırıyla kaç çocuk hayatını kaybetti. Bu durumlara bakacak olursak, savaşta, hastalıkta, cinnette, çaresizlikte olan hep çocuklara oluyor. Peki Dünya'da çocukları korumanın bir yolu var mı?

Dünya dersek heralde çok kapsamlı bir konuya girmiş oluruz. Dünyadaki herkese hümanizm aşılamamız mümkün olmayabilir. Dünyadaki her çocuğun çığlığını duymayabiliriz. Nasıl ki biz devlet olarak bazı ülkelerin politikalarını kendimize model alıyorsak... Mesela ekonomide Holanda modeli, nüfus sayımında İngiltere modeli gibi. Belki bizde kendi ülkemizdeki çocukları korursak, birileri bize özenir Türkiye'yi kendine model alır.

Peki biz çocuklarımızı nasıl koruruz. Herhalde her çocuğun başına kolluk kuvveti dikemeyiz.Her çocuğu yasayla güvence altına alabilir miyiz? Bence mümkün. Eğer iyi niyetli yasalar çıkarsa neden olmasın. Şimdiden koruma altına almaya çalıştığımız çocuklar iyi eğitilirse neden olmasın. Meşhur 4+4+4 eğitim sistemimize bir de +1 eklesek, bu 1'ide hümanizme ayırsak. Ağaç yaşken eğilir ata sözünü unutmadan, unutturmadan çocuklarımıza sevgi aşılasak. Anayasaya değişmez madde eklesek, herhangi bir çocuğu güvende hissetmeyen birisinin asli görevi, o çocuğu ve ailesini güvenlik birimlerine bildirmek olsa. Denetimler sıklaşsa trafikte. Aracında çocuk olanlar kurallara uymadığı takdirde en ağır yaptırımlara çarptırılsa. Çocuklara zarar verenlere ömür boyu taş kırma cezası verilse.

Ülkemizde çocuk ölümlerine baksak, öncelikle en çok hangi olayda çocukların öldüğünü tespit etsek ve piramit gibi en çoktan en aza her alanda önlemlerimizi alsak. Ne kaybederiz. Anne baba olanlar, çocuklarına, torunlarına dua ederler. Allah acılarını göstermesin. Birisi birisine dua ederken, Allah evlat acısı vermesin der. Ama dünyamıza bakacak olursak, hangi olay olursa olsun ilk çocuklar ölüyor. Ülkemizde çocukları korumayı bırakın, yetiştirme yurtlarında kalan devlete sığınmış çocuklarımızın bile başına neler geliyor görüyoruz. Cinsel istismar, işkence, dayak, kötü muamele. Zor ve ağır şartlarda çalışan çocukların sayısı azımsanamayacak kadar fazlalaştı. Ülkemiz kaç defa küçük kız çocuğuna tecavüz olayıyla ve sanıkların serbest bırakılmasıyla sarsıldı. Ülkemizde ki çocuk işçilerin durumu da ortada. En az parayla en çok işi kim yapar. Çocuklar. Çocukların kaderi artık değişmeli. Çocuklar her zaman mutlu olmalı. Devlet çocukları desteklemeli, onların yanında olmalı. Çocukların Bakan'ı bile bulunmalı. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığına bağlı olmamalı. Sadece çocuklardan sorumlu olmalı. Bizim ülkemizde yaşayan bütün çocuklar "ayrıcalıklı kişiler'' olmalı.

21 Ağustos 2013 Çarşamba


Metrobüs mü?


Metrobüs yapıldı. Beylikdüzü Söğütlüçeşme  90 dakikaya indi. Ama o 90 dakikayı bir de yaşayanlara sormak lazım.

Sabah ve akşam saatlerinde oluşan yoğunluk insanları çileden çıkartıyor. Duraklara gelen metrobüslere binmek bazen imkansız. Birçok insan bu durumdan müzdarip. Ama yine birçok insan da hayatından memnun görünüyor. Çünkü başka olanakları olmadığını çok iyi biliyorlar.

Peki insanlara görülen bu insanlık dışı durum bu halka reva mı? Örtülü ödenekten nereye harcandığı belli olmayan bir kısım para ile bence bu sorun rahatlıkla çözülebilir.

İBB'ye sormak lazım. Beylikdüzü Söğütlüçeşme arasına yapılacak olan raylı sistem kaç para harcanarak yapılabilir? Örtülü ödenekten harcanan 1 Milyar Dolar  bu raylı sistemi yapmaya yeter mi? Bence yeter.

Örtülü ödenekten olmasına gerek var mı? Nasıl olsa terör sorunu şimdilik bitti. İmf'ye borcumuz da yok. Kişi başı gelirimiz de arttı. Ama hükumetin iddia ettiği bu ekonomik iyileşmelerin hangi vatandaşın sosyal yaşantısına etkisi oldu. Kim artan kişi başı geliriyle ayda bir gün ailesiyle dışarıda yemeğe gidebiliyor. Kim artan kişi başı geliriyle daha fazla et alabiliyor? Bu örnekleri arttırmak mümkün. Ama bir akşam Vatan Şaşmaz gibi gazete okuyarak metrobüste yolculuk yapmak mümkün değil.



Gezi Parkı Türkiye'yi birleştirdi.

Gezi olayları her ne kadar dış mihrakların işi olarak gözükse de, içinde olanlar çok iyi bilir ki yaşanan direniş hükumetin politikalarına yönelik bir karşı çıkıştır. Her ne kadar hükumet bu olayları hala sindirememiş olsa bile direniş tüm soğukkanlılığı ile her fırsatta, her yerde göz önünde olmaya devam ediyor.

Direniş bugünlerde tribünlerde ki yerini almış görünüyor. Akp iktidarı her ne kadar polisiyle, özel güvenliği ile statlara Gezi Parkı direnişini sokmak istemese de, taraftar gruplarının bu direnişi unutturmaya niyeti yok. 2013-2014 liginin başlamasıyla birlikte statlarda 34. dakikadan itibaren takım tezeruhatları yerini  ''Her Yer Taksim Her Yer Direniş'' sloganına bırakıyor. Bunun böyle olacağını bilen Akp iktidarı spora siyaset sokulmaması için elinden geleni yapıyor. Stat girişlerinde ki polis ve özel güvenlik görevlileri Gezi Parkına destek ve benzeri pankartları dişiyle tırnağıyla arıyorlar. Eskiden çakmak, bozuk para arayanlar şimdi gözlerini pankartlara dikmiş gözüküyor.

Olaylara, sürecin başından bugüne kadar tarafsız bir gözle bakılacak olursa, ortaya çıkan durum; Başbakan kendisine oy vermeyen yüzde elliye küs. Bu olayları istişare ettiği isimlere bakılacak olursa; Hülya Avşar ve Necati Şaşmaz ile görüşmesi bu küslük daha uzun süreceğe benziyor.